Ecco Homo I


Benim ruhum, görünmez parmakların
dokunduğu o çalgı,
bir barkarol mırıldandı gizlice,
binbir renkli mutluluk içinde
titreyerek.
–Duyan oldu mu onu?

Bilgin demek décadent demek. Gözümle
gördüm bunu: Yetenekli, verimli, özgür
yaradılışlar, daha otuz yaşlarında “okumaktan
çökmüşler”, kibrit gibiler artık; kıvılcım,
“düşünce” verebilmeleri için sürtmek gerek.
Yüreğin dehası her türlü ağız kalabalığını, kendini beğenmişliği
susturan, kulak kabartmasını öğreten; kaba saba
ruhları törpüleyen, onlara yeni bir istek tattıran,

–derin gökyüzünü yansıtabilmek için dupduru
bir ayna gibi olmak isteğini... Yüreğin dehası, o
sakar ve ivecen ellere duraklamayı, daha bir
incelikle kavramayı öğreten; bulanık, kalın
buzun altındaki o saklı, unutulmuş gömünün, o
bir damla iyiliğin, tatlı özün yerini kestiren; uzun
çağlar çamur ve kum içinde gömülü yatan her
altın kırıntısını bulmak için büyülü bir değnek
olan..
 
II 

Geride bıraktığım on yıl içinde düşüncemin beslenmesi hepten durmuştu; işe yarar yeni
hiçbir şey öğrenmemiş, bilgiçliğin toz tutmuş
eski püsküyle uğraşmaktan, pek çok şeyi
aptalcasına unutmuştum. İlkçağ şiirinin ölçüleri ayakları içinde büyük bir titizlikle, kör köstebek
gibi sürünmek, –buralara düşmüştüm artık!
Acıyarak bakıyordum kendime, açlıktan bir deri
bir kemik kalmıştım: Bildiklerim arasında bir tek
şey yoktu gerçek adına; "ülküler"se beş para
etmiyordu! İçimi yakıcı bir susuzluk sarmıştı
bayağı: Gerçekten, o gün bu gün fizyoloji tıp ve
doğa bilimlerinden başka hiçbir şeyle
uğraşmadım, –asıl tarihsel incelemelere bile,
a n c a k ödevim beni zorla sürüklediği zaman
döndüm.

IV 

O zaman içgüdüm, razı olmanın, başkalarına
uymamın, kendimi onlarla bir tutmanın daha da
uzun sürmesine karşı kıyasıya cephe aldı.
Başlangıçta toyluğumdan içine düştüğüm, sonra
da o "ödev duygusu" denilen şey yüzünden
saplanıp kaldığım bu hiç yakışmayan "çıkar
gözetmezlik" tense, her türlü yaşama, elverişsiz
koşullara, hastalığa, yoksulluğa katlanmak
bence yeğdi. Babamdan geçme o kötü kalıt –ki
aslında bir erken ölüm anıklığıydı– işte o sıra ve
tam zamanında öyle bir imdadıma yetişti ki, ne
denli hayran olsam azdır buna. Beni bozuşmaya,
hatır gönül kırmaya, göze batacak davranışlara
bırakmaksızın, yavaşça çekip kurtardı hastalık.
Kimsenin bana karşı iyi duygularında bir azalma
olmadı, artma bile oldu tersine. Ayrıca hastalık,
alışkanlıklarımı tümüyle kökünden değiştirme
hakkını verdi bana; unutmama izin verdi, buyurdu bunu. Gene onun bağışıydı o sırtüstü
yatmak, aylak gezmek, beklemek, sabretmek,
kısaca düşünmek zorunluluğu... Gözlerimin
durumu yetti tek başına, her türlü kitap
kemiriciliğe, açıkça filolojiye paydos ettim:
"kitap"tan kurtulmuştum, yıllarca hiçbir şey
okumadım artık, –şimdiye dek kendime
yaptığım en büyük iyilik bu oldu!– sürekli olarak
başka benlikleri dinlemekten –başka nedir ki
okumak?– iyice dibe gömülmüş, sesi soluğu
kesilmiş o en derin benliğim yavaş yavaş
uyandı, önce çekingen ve şüpheciydi, ama sonra
yeniden konuşmaya başladı. Yaşamımın o en
hasta, en acılı günlerinde kendimden duyduğum
mutluluğu başka zaman duymadım hiç. Bu
"kendime dönüş"ün benim için ne anlama
geldiğini anlayabilmek için, "Tan Kızıllığı"na ya
da "Gezgin ve Gölgesi"ne bir göz atmak yeter:
En yüksek anlamıyla bir iyileşmeydi bu! Gerisi
kendiliğinden geldi.

–İnsanın çevresinde duyduğu o ürkünç
sessizliğe gelince, o da ayrı şeydir. Yedi kattır yalnızlığın derisi; bir şey işlemez içine. İnsanlara
yaklaşırsın, dostlarını selamlarsın: Gene bir
ıssızlık, gene bir tek bakış yok karşılık veren.
Olsa olsa bir başkaldırma. 
.
.
.
.

PUTLARIN BATIŞI
.
.
nasıl felsefe yapılır 
.
.
....çekiçle

Yorumlar

Popüler Yayınlar