Uyuyan Adam (Un homme qui dort)



Çalar Saatin çalıyor.

Kılını kıpırdatmıyorsun. Yatağından çıkmıyorsun.  Tekrar kapatıyorsun gözlerini. Önceden düşündüğün bir eylem değil. Hatta bir eylem bile değil. Eylem yoksunluğu. Gerçekleştirmediğin bir eylem. Gerçekleştirmekten kaçındığın bir eylem. Erkenden yatmıştın. Huzur içinde uyumuştun. Çalar saatini kurmuştun. Çaldığını da duymuştun. En azından dakikalarca çalmasını beklemiştin.  Çünkü sıcaktan ya da ışıktan ya da sırf beklediğin için, zaten uyanıktın. Hareket etmiyorsun, hareket etmeyeceksin. Başka birisi belki, belki ikizin, belki de düzenli benzerin senin yapmadıklarını birer birer senin yerine yapıyordur. Uyanıyor, yüzünü yıkıyor tıraş oluyor, giyiniyor, dışarı çıkıyor. Merdivenlerden zıplayarak inmesine, caddede koşmasına, hareket halindeki otobüse atlamasına, nefes nefese ama muzaffer bir şekilde  sınava yetişmesine izin veriyorsun. Çok geç kalkıyorsun.Yabancılaşma, işçiler, modernlik ve boş vakit üzerine, beyaz yakalılar ya da otomasyon üzerine. Başkaları hakkındaki bilgilerimiz üzerine Tocqueville’in rakibi Marx üzerine lucacs’ın muhalifi Weber üzerine bildiklerini, düşündüklerini düşünmek zorunda olduğunu, bildiklerini dört, sekiz ya da on iki sayfaya yazmayacaksın. Zaten bir şey yazamazdın da çünkü pek bir şey bilmiyor hiç düşünmüyorsun. Sandalyen boş kalıyor. Okulunu bitiremeyecek. Diplomanı asla alamayacaksın. Artık ders çalışmayacaksın. Her günkü gibi kendine Nescafe yapıyorsun her günkü gibi, şekerli konsantre süt ilave ediyorsun.

Yıkanmıyorsun. Üzerini bile güç bela giyiyorsun. Pembe plastik bir kapta üç çift çorabını yıkıyorsun. Öğrencilerin idrak kabiliyetini test eden soruları öğrenmek için sınav salonunun önüne gidip, sınavdan çıkanları beklemiyorsun.
Her günkü alışkanlıklarına uyarak arkadaşlarına katılmak için kafeye gitmiyorsun. Ertesi sabah, arkadaşlarından biri odana çıkan altı kat merdiveni tırmanacak. Kapını çalmasını dinleyeceksin.  Bekleyeceksin. Tekrar çalacak. Sonra daha yüksek sesle. Yine bekleyeceksin. Daha sakin çalacak. Bağırmadan sana seslenecek. Duraksayacak. Sonra gerisin geri inecek. Ertesi gün daha ertesi gün başkaları da geldi. Kapıyı çalıp, bekleyip, sana seslendiler. Sana mesajlar bıraktılar. Daracık döşeğinde dizini  içeri çekip ellerini ensende birleştirerek uzanmaya devam ediyorsun. Kimseyi görmek ya da konuşmak ya da düşünmek veya düşünmek hatta kıpırdamak istemiyorsun.

Yine böyle bir günde biraz daha geç biraz daha erken saatte hiç şaşırmadan bir şeylerin yanlış olduğunu, nasıl yaşayacağını bilmediğini ve asla bilemeyeceğini fark ediyorsun. Güneş damdaki saçtan yansıyor. Odanın sıcaklığı dayanılır gibi değil. Yatağınla kitaplığın arasına sıkışmış vaziyette dizinde bir kitapla oturuyorsun. Kitabı okumayı uzun zaman önce bırakmıştın. Beyaz çamdan bir kitaplığa, kokuşmuş altı çorabın bulunduğu pembe plastik kaba dikiyorsun gözlerini. Küllükten yükselen, sigaranın dumanı neredeyse bir çizgi gibi ve ufak ufak çatlaklarla dolu tavanında yayılıyor. Bir şey kırıldı. Bu zamana kadar sana güç verdiğini düşündüğün his: varlığının hissi dünyaya ait ya da dünyada bulunduğun izlenimi artık senden uzaklaşıyor, artık yok. Geçmişin bugünün ve geleceğin birbirine karışıyor. Onlar artık sadece  kollarındaki ve bacaklarındaki yorgunluk. Can sıkıcı migrenin ve Nescafenin acılığına dönüştü. 

Yatak odana dönüşen bu hücre, iki metre doksan santim uzunluğunda bir metre yetmiş üç santim genişliğindeki yani beş metrekareden biraz daha geniş olan bu mezbele saatlerdir, günlerdir kıpırdamadığın bu çatı katı. Uzanamayacağın kadar kısa. Dikkat etmeden etrafında dönemeyeceğin kadar dar bir döşeğin üzerinde oturuyorsun. Neredeyse büyülenmiş  gözlerle, içinde altı çorap olan kaba bakıyorsun. Bir şey yemeden, okumadan, neredeyse hareket etmeden odanda oturuyorsun. Kaba, rafa, dizlerine, kırık aynadaki yansımana, kahve fincanına, elektrik düğmesine, gözlerini dikiyorsun. Sokaktan gelen sesleri, damlayan suyu, komşunun çıkardığı sesleri, boğazını temizlemesini, öksürük krizlerini, su ısıtıcısının ıslığını dinliyorsun. Tavanındaki ince çatlağın kavislerini, bir sineğin beyhude zikzaklarını, gölgelerin tahmin edilemez yayılışını izliyorsun. 25 yaşındasın 29 dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, geçinmek zorunda olduğun aylık 55 Frank’ın artık okumadığın birkaç kitabın, artık çalmadığın birkaç kasetin var. Başka da bir şey hatırlamak istemiyorsun. Burada oturup sadece beklemek.
bekleyecek bir şeyin kalmayana kadar beklemek istiyorsun.

Artık arkadaşlarını görmüyorsun. Kapını açmıyorsun. Mektuplarını almak için aşağı inmiyorsun. Kütüphaneden aldığın kitapları iade etmiyorsun. Ailene mektup atmıyorsun. Tıpkı fareler, kediler veya canavarlar gibi yalnızca gece yarısından sonra dışarı çıkıyorsun. Başıboş dolaşıyorsun sokaklarda. Grand Boulevard’daki küçük, pis sinemalara giriyorsun. Bazen tüm gece yürüyorsun, bazen tüm gün uyuyorsun. Başıboş, uyurgezer, parazitin tekisin. Yaşama, bir şey yapma havanda değilsin. Sadece devam etmek istiyorsun. Beklemeye ve unutmaya devam etmek. Hiçbir şeyi geri çevirmiyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemeyi bıraktın. Çünkü zaten ilerlemiyordun. Tekrar yola çıkmıyorsun vardın bile. İlerlemek için bir gerekçe bulamuyorsun. Bir mayıs günü hava çok sıcakken ucunu kaçırdığın bir metnin tadı birden acılaşan bir fincan  Nescafe’nin, kararan suda çorabın yüzdüğü pembe bir kabın bir araya gelişi fazlasıyla yetiyor. Bir şeylerin kötüye gitmesine, çözülmesine yetiyor. Adeta bir delinin kafasına geçirdiği huni gibi üzücü ve saçma bir şekilde devam etmeye hevesin yok. Yanlızca gece ve odan, uzanıp esnediğin döşek, her an yeniden keşfettiğin tavan koruyor seni. Geceleyin Grand Boulevards’da  kalabalığın ortasında yalnız kaldığında gürültü ve ışıkların içinde koşuşturma ve unutuşların arasında neredeyse mutlu oluyorsun. Republique Meydanında Madeleine Meydanına, Madeleine’den Republiquie’e gidip gelen dalgasın sen. Ölmüş vakitler, boş geçitler, gelip geçici ve kederli, hiçbir şey duymama, görmeme, sessiz ve hereketsiz kalma isteği . Yalnızlığa dair çılgın düşler. 
Körler ülkesinde gezinen bir unutkan. Geniş, dar sokaklar, soğuk ışıklar bakıp da göremeyeceğin ağzı olmayan suratlar. Sanki o sakin ve güven verici, uslu bir çocuk olduğun geçmişinde o bariz büyüme ve olgunlaşma belirtilerinde yani tuvalet kapılarına çizdiğin resimlerde, diplomalarda , uzun pantolonlarda, ilk sigarada usturayla ilk temasta, alkolde, cumartesi geceleri için paspasın altına  bırakılan anahtarda, bekaretini kaybedişinde, ilk uçuşunda, ilk kaybedişinde, ilk savaşında sanki orada olan ama sıkı sıkı tutulan şimdi de baştan keşfettiğin hayatının halısını dokuyan terk edilmiş hayatının temellerini kuran bir iplik tutuluyordu hep. İçinde de üstü örtülü gerçeklerin bulunduğu fotoğraflar.uzun zamandır ertelenen bu istifanın bu, durgunluğa çağrının puslu, cansız, aşırı ışık almış neredeyse bembeyaz, neredeyse ölmüş neredeyse fosilleşmiş fotoğrafları. Bir taşra kasabasındaki sessiz sokak, örtülü kepenkler, donuk gölgeler, bir kışlada vızıldayan sinekler gri toz kılıfları örtülü koltuklar, gün ışığında beliren toz parçacıkları, ağaçsız kırlar, Pazar günleri mezarlık ziyaretleri arabayla yapılan seyahatler. Bir Perşembe öğleden sonrası, dizinde kitabı boş bakışlarıyla, bir döşeğin üzerinde oturan adam. Belirsiz bir gölgesin sen, sert bir kayıtsızlık cevheri, başkalarının bakışlarından kaçınan nötr bir bakışsın. Sessiz dudakların, ölü bakışların, yavaşlayan hayatının anlık yansımalarını su birikintilerinde, dükkan vitrinlerinde, arabaların parıldayan kaportalarında, yakalayabileceksin artık. Musluktan damlayan su yere düşüyor. Komşun uyuyor. Dizel motorlu bir taksinin belli belirsiz gürültüsü. Sokağın sessizliğini bozacağına, daha da belirginleştiriyor.
Hafızan unutkanlığının saldırganlığına uğruyor.

Tavandaki çatlaklar, mantıksız bir labirent çiziyor. Odan, bir kazan gibi, fırın gibi sıcak. Altı çorabın pembe kabın içinde, miski köpekbalıkları uyuyan balinalar gibi. Sabah çalmayan çalar saatin, hani şu hiç çalmayan, seni uyandırmak için çalmayacak olan. Esniyorsun. Kendini bırakıyorsun. Uykuya dalıyorsun. Odan dünyanın merkezi. Bu sığınak kokunu hiç kaybetmeyen yatağına yalnız başına sokulduğun bu yüklükten bozma çatı katı etajerin muşamban, çatlaklarını, kabartılarını, lekelerini çizgilerini, binlerce kez saydığın tavanın maket bir evin mobilyasını andıracak kadar küçük olan lavabon, pembe kabın, penceren, üzerindeki tüm çiçekleri ezberlediğin duvar kağıdın, defalarca okuduğun ve defalarca okuyacağın gazeten, yüzünü ancak birbirine eşit olmayan üç parça halinde gösterebilen bu kırık aynan; raflara dizilmiş kitapların. Böyle başlıyor ve böyle sonlanıyor krallığın. Yanından hiç ayrılmayan seni dünyaya bağlayan tek şey olan bu sesler. Musluktan damlayan su, komşudan gelen sesler, boğazını temizlemesi, öksürük sesleri , şehrin hiç susmayan uğultusu. Araçlardan çıkan ardışık gürültüler, frenleri, durmaları, hareket etmeleri, yorulmak bilmeden damlayan suyla ya da Sainte-Roch’un çanlarıyla adeta ritim tutuyor zamana. Çalar saatin uzun süredir 5:15’i gösteriyor. Odanın sessizliğinde zaman artık işlemiyor. Seni çevreliyor. Ayrılmıyor. Takıntılı, çarpık, biraz şüpheli, zaman akıyor ama sen saatin kaç olduğunu bilmiyorsun. Saat 10:00. Belki de 11:00. Çok geç oldu. Daha erken, güneş doğuyor. Güneş batıyor. Tüm seslerin kesildiği olmuyor hiç, zaman tam anlamıyla durmuyor. Artık zar zor fark edilse de sessizlik duvarındaki kılcal bir çatlak, kalp atışlarından neredeyse ayırt edemediğin her damlada unutulan bir mırıltı. Odan ıssız adaların en güzeli ve Paris kimsenin aşamadığı bir çöl. Tek ihtiyacın olan uykun, kendi sessizliğin, dinginliğin göğüs kafesinin iniş ve çıkışı sabırla varoluşunun ispatı
Hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek başı boş gezip uyumak. Kalabalıkların ve sokakların seni sürüklemesine müsaade etmek. Su oluklarını çitleri, akan suyu takip etmek, rıhtımların önünde, duvarların dibinde yürümek. 

Zaman geçirmek. Arzulamamak, alınmamak ya da isyan etmemek. Zamanın akışında, yaşantın gözünün önünde olacak: hareketsiz bir hayat. Bunalımsız. Karmaşasız. Günlerce, mevsimlerce, sonu hiç gelmeyecek bir şey başlayacak. Bitkisel varlığın, vazgeçilmiş hayatın, burada var olmayı öğreniyorsun. Bazen bizzat zamanın efendisisin. Dünyanın efendisisin. Paris’e hükmeden, ağının tam ortasında tetikte bekleyen, minik dikkatli örümceksin. Kuzeye opera caddesinden hükmediyorsun. Güneye Louvre’un sütunlarından, Doğu ve Batıya da Saint-Honore sokağından. Öğrenmen gereken bir çok şey var hâlâ. Öğrenilemeyen bir çok şey. Yalnızlık, kayıtsızlık, sabır, sessizlik. Yalnızsın ve yalnız olduğun için saate asla bakmamalısın. Kendini bırakıyorsun ve bunu neredeyse çok kolay yapıyorsun. Geçen zamanın yüzleri adresleri, telefon numaralarını, gülümsemeleri ve sesleri  sana unutturmasına izin veriyorsun. Bir gün unutmak için kendini zorladığında unutmayı öğrendiğini unutuyorsun. Artık cafelere girmiyor. Düşünceli bir ifadeyle en sondaki odalara kadar girip kime baktığını bile bilmez bir şekilde masalara göz atmıyorsun. Champollion sokağındaki sinemanın çıkışında iki saatte bir oluşan kalabalığın içinde birilerini aramıyorsun artık.
Yalnızsın.
Yalnız bir adam gibi yürümeyi, gezmeyi, aylaklık etmeyi, bakmadan görmeyi, bakıp da görmemeyi öğreniyorsun. Şeffaflığın hareketsizliğin, var olmamanın sanatını, öğreniyorsun.
İskemlede oturmayı, uzanmayı  veya dikilmeyi öğreniyorsun. Resimlere sanki asıldığı duvarın veya tavanın veya  parçasıymış gibi duvarlara da seni onlarca, binlerce yola, merhametsiz labirentlere, kimsenin asla çözemeyeceği şifrelere, çürüyen suratlara, sürükleyen tablolarmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Saint- Louis adasına dalıyor. 

Vaugirard sokağına giriyor. Pereire’e doğru Chateau-Landon ‘a doğru gidiyorsun. Yavaş yavaş yürüyorsun.  Ve geldiğinden yoldan, dükkan vitrinlerini takip ederek geri dönüyorsun. Gidip Louis-Philipe Köprüsünün korkuluklarına oturuyor. Ve kemerlerin altında bir gözüküp bir dağılan anafora bakıyorsun. Tekneler geçiyor. Dalgaları köprünün kemerlerine çarpıp dağılıyor. Yerinden kıpırdamayan balıkçılar oturmuş olta mantarlarının batmadan suda yüzüşünü izliyorlar. Koşarken demir cetvellerini parmaklıklara çarptıran çocukların hüküm sürdüğü meydanlarda yürüyorsun. Aslan pençesi şeklinde ayaklı, tahtaları yeşil renkli banklara oturuyorsun. Artık yaşlanmış park bekçileri kendilerinden küçük dadılarla zaman öldürüyor. Ayakkabınla çemberler, kareler veya bir göz veya isminin baş harflerini çiziyorsun kumun üzerine. Yer altı mezarının önünde dolanıp duruyorsun, gidip Eyfel  kulesinin önünde dikiliyorsun, birkaç anıtı ziyaret ediyorsun. Tüm köprülerden geçiyor, rıhtımın önünde yürüyor, Keşif Sarayı’nı, Trocadero Akvaryumunu, tüm müzeleri ziyaret ediyor. Bagatelle’in Gül Bahçesini geceleyin Montmartre’i günün ilk ışıklarında Les Halles’i en yoğun saatlerinde Saint- Lazare garını 15 Ağustos’un gün ortasında Concorde Meydanını izliyorsun. Lüksemburg bahçesinde briç oynanıp tarot açan emeklileri seyrediyorsun. Yakınındaki bankta oturan yaşlı bir adam saatlerce boşluğa bakıyor, hareketsiz, topuklarını birbirine dayamış, çenesini iki eliyle sıkı sıkı tuttuğu bastonunu üzerine yaslamış, boşluğa dalıp gitmiş, saatler önce. Ağzın açık izliyorsun onu. Gizemini, zayıf yönlerini çözmeye çalışıyorsun. Gizemini, zayıf yönlerini çözmeye çalışıyorsun. Ama hiçbir zayıf yönü yokmuş gibi duruyor. 

Kılı kıpırdamıyor. Dudakları bile oynamıyor. Gözünü zor kırpıyor. Güneş adamın etrafında daire çiziyor. Dikkat ettiği tek şey gölgesini takip etmektir belki de, işaretlerini çok önceden koymuş olmalı. Deliliği –tabiideliyse- kendini güneş saati sanmasından kaynaklanıyordur. Onun gibi gözükmek isterdin. Ama muhtemelen yaşlılık sanatında henüz körpe ve tecrübesiz olduğu için çok çabuk rahatsız oluyorsun. Ne kadar uğraşsan da ayağın kuma sürtünmeye gözlerini etrafını süzmeye parmakların kenetlenip ayrılmaya başlar bir süre sonra. 

Yürümeye devam ediyorsun, ayakların nereye götürüyorsa, kayboluyorsun, daireler çizip duruyorsun. Bazen gülünç hedefler koyuyorsun kendine. Daumesnil, Clignancourt, Gouvion Saint-Cry ya da Bulvarı posta müzesi. Sahafları geziyor ve okumadan birkaç kitabı karıştırıyorsun. Resim sergilerine gidiyor. İtinayla her tablonun önünde duruyor, başını sağa yatırıp gözlerini kısıyor. Daha iyi görebilmek için geri gidiyorsun. Çıkarken, yanlış bir adrese eşlik eden iri okunaksız bir parafla defteri imzalıyorsun. Bir kafenin arka masalarından birinde oturuyor ve sistemli bir şekilde, satır satır Le Monde’unu okuyorsun. Muhteşem bir egzersiz. Beş yüz veya bin ayrı bilgiye öyle titizlikle öyle dikkatle göz gezdirdin ki. Ama hafızan bunları saklamaktan dikkatle kaçındı. Pont-a Mousson değer kaybederken, New York’un durağan seyrettiğin,Fransa’nın en eski ticaret bankasınındeneyimine ve uzmanlarına gözün kapalı güvenebileceğini Barbara tayfununun Florida’ya verdiği hasarın  üç milyara ulaştığını Jean-Paul ve Lucas’ın kız kardeşleri Lucie’nin doğumunu müjdelemekten kıvanç duyduğunu aynı ilgisizlikle okudun. Oldukça basit, birkaç kuralla hazırlanan aşağı yukarı, 30 tipografi simgesinin her gün binlerce mesaj iletmesine hala şaşırabiliyorsun. Ama  bunlara neden kulak asasın. Şifrelerini çözmekle neden uğraşasın ki. Senin için önemli olan zamanın geçmesi ve hiçbir şeyin sana ilişmemesi. Gözlerin dikkatle, teker teker satırları takip ediyor. Dünyaya kayıtsız kalmak ne ne cahilliktir ne de düşmanlık. Cehaletin o gürbüz neşesini yeniden keşfetmek değil niyetin daha çok, okuduğun tek kelimeyle bile ayrıcalık tanımamak. Sokağa çıplak çıkmak değil niyetin, şık ya da salaş olduğunu ima etmeden örtünmek sadece. İstediğin kendini açlıktan ölmeye terk etmek değil, sadece karnını doyurmak. Yemek yiyorsun. Uyuyorsun. Yürüyorsun. Giyiniksin. Bırak bunlar birer eylem ya da hareket olsun. 

Bir şeyin kanıtı ya da sembolik bir para birimi değil. Giydiklerin, yediklerin, okudukların, senin adına konuşmaz. Adına konuşmanın o yorucu, olanaksız ölümcül hamallığını bir daha asla onlara yaptırmayacaksın. Günde bir ya da iki kez nadiren daha fazla bir parça ızgara biftek, patates kızartması ve bir kadeh kırmızı şaraptan oluşan hesaplanabilir ölçüde protein ve glukozit bileşimi yutuyorsun. Yani başka bir deyişle bonfile ama fileto olmadığı kesin. Kimsenin pomfrit demeyeceği patates kızartması ve menşeinin meçhul olduğundan kimsenin şüphe etmeyeceği bir kadeh kırmızı şarap ama artık miden farklarnı ayırt edemiyor. Lisan daha dayanıklı çıktı. Etinin sertliğini, patatesin yağlılığını şarabın sirkevari tadını, ilk başta aşevlerini çağrıştıran, bu küçültücü sıfatların ve onlarla birlikte anımsanan üzüntü, sefalet, fukaralık, ihtiyaç, utancın yavaş yavaş anlamlarını yitirmesi.  Patates kızartmasına dönüşen yağın, ete dönüşen yağın, ete dönüşen sert şeyin, şaraba dönüşen bu sirkevariliğin seni etkilemeyi bırakması üzerindeki etkisini yitirmesi. Biraz zaman aldı. Ünlemlerle noktalamıyorsun artık öğünlerini. Kırmızı şarabını içiyor. Biftek ve patates kızartmanı yiyorsun. Uzun turlar planlamanı gerektiren kurallarla dolu karmaşık seyahatler icat ediyorsun. Anıtları ziyaret ediyorsun. Kiliseleri, atlı heykelleri, umumi tuvaletleri, Rus Lokantalarını sayıyorsun. Nehrin kıyısındaki inşaatları, sürülmüş tarlaları andıran delik deşik kanalizasyonları yerle bir edilen apartmanları seyretmeye gidiyorsun. Odana geri dönüyor ve kendini o dar döşeğine bırakıyorsun. Tavandaki çatlakları sayıp organize ediyorsun. Sıklıkla tek başına kağıt oynuyorsun. On üç kağıttan oluşan dört sütunu döşeğinde sıralayıp asları çıkarıyorsun. Oyunda çıkardığın dört astan kalan yerleri kullanarak elindeki 48 kağıdı sıralamaya çalışıyorsun.

 Boş yerlerden birisi bir sütunun başındaysa iki kağıt koyabiliyorsun oraya. Boşluk mesela bir altılıdan sonra geliyorsa aynı serinin yedilisini koyabilirsin oraya yedinin arkasındaki sekizi sekizin arkasındaki dokuzu valenin arkasından kızı koyabilir ama papaz boşluktan sonraysa oraya hiçbir şey koyamaz ve o boşluğu kullanamazsın. Bu sabır oyununda şansın neredeyse hiç rolü yok. Kağıtları sırasına göre oynarsan, boş kalan dört yerin karşına ne zaman bir papaz çıkaracağını ve kaybedeceğini çok önceden tahmin edebilirsin. Ama sırayla gitmene gerek yok, bir boşluğu değil de diğerini kullanıp sonra tekrar ilkine gelip sırayla üçüncü dördüncüden devam edip tekrar ilkine geçebilirsin. 

Çok nadir başarıyorsun. illa ki bir yerde tıkanıyor oyun kağıtların yarısını ya da üçte birini dizdiğinde, bir boşluğu doldurmaya çalıştığında, mutlaka bir papaz çıkıyor karşına. Kural olarak iki hakkın daha vardır. Oyunu kaybedeceğini hissettiğin anda kağıtları topluyor. İki ya da üç kez karıyor ve bir daha denemek için diziyorsun. Kağıtları karıyor, diziyor, asları çıkarıyor enine boyuna tartıyorsun. Daha çok rastgele başlıyorsun. Ve sadece bir papazı erkenden açmamak için uğraşıyorsun. Gitgide oyun bir şekle giriyor. Kısıtlanmaya başlıyorsun, olasılıklar gün ışığına çıkıyor. Zaten yerli yerinde olan bir kart var. Şuradaki tek bir kağıdı oynattığında beşli, altılı bir grubu bir kerede yerine koyabilirsin. Şurada da kıpırdatamadığın seni engelleyen bir papaz var. Zor tutuyorsun kendini. Bazen hile yapıyorsun, çok az, nadiren, hatta gitgide daha az. Kazanmanın senin için bir önemi yok. Zaten kazanmak için ne anlam ifade edebilir ki? Gitgide daha sık ve daha uzun süreli oynuyorsun. Bazen tüm öğleden sonra, uyanır uyanmaz ya da gece boyunca. Bu oyunda seni cezbeden bir şey var. Belki köprünün ayaklarındaki su oyunlarından tavanındaki labirentlerden ya da korneanda ağır ağır kayan mat çubuklardan da fazla. Bulunduğu ve ortaya çıktığı her ana göre keskin bir yoğunluk kazanıyor her kart. 

Koruyor. Yok ediyor. Kuruyor. Plan üstüne plan tertip edip, düzenliyorsun. Beyhude ir uğraş, cezalandırılma riski taşımayan bir tehlike, rezil bir düzenleme. 48 kağıt seni odana hapsediyor. Ve sen bir onluyu kımıldattığında ya da bir papaz sana tehdit oluşturmadığında neredeyse seviniyor ve sabırla yaptığın tüm o hesaplar o kötü sona vardığında neredeyse üzülüyorsun. Sanki bu yalnız ve sessiz strateji senin tek çaren olmuş. Sanki varoluş sebebin olmuş gibi.

Gece oldu .  Gözlerini kapatıyor. Gözlerini açıyorsun. Gözünün içindeki ya da korneanın yüzeyindeki viral, mikrobiyal şekiller aşağı doğru kayıyor ağır ağır ve kayboluyor. Sonra birden ortada beliriyorlar. Pek değişmemişler. Daireler, kabarcıklar, çubuklar, iplikler bir araya getirildiklerinde mitolojik bir canavarı andıran şekiller. İzlerini kaybediyor. Sonra tekrar buluyorsun. Gözlerini ovuşturuyorsun. İplikler dağılıyor ve yayılıyor. Zaman geçiyor. Ayakta uyuyorsun. Kitabını, döşeğinde yanı başına bırakıyorsun. Her şey muğlak ve gürültülü. Hayret verecek derecede düzenli soluyorsun. Saatler, günler, haftalar, mevsimler geçip giderken kendini her şeyden soyutluyorsun. Zindeliği andıran bir duyguyla özgür olduğunu , hiçbir şeyin seni bunaltmadığını, hiçbir şeyin seni memnun etmediğini ya da canını sıkmadığını keşfediyorsun. Sana yasak olan bu anlarına, haricinde bir heyecan bulamadığın şu hayatta neredeyse kusursuz. Etkileyici. Bazen de yeni arzularla dolu bir mutluluk buluyorsun. Huzurlu bir parantezin içinde vaatlerle dolu ama senin beklentin olmayan bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, berrak ve şeffafsın. Artık yoksun. Saatler, günler, mevsimler geçtikten, zaman aktıktan sonra neşe ya da üzüntü olmadan, gelecek ya da geçmiş olmadan basit ve aşikar şekilde tıpkı musluktan damlayan su gibi pembe plastik bir kapta yüzen altı adet çorap gibi bir sinek ya da yumuşakça gibi bir ağaç ya da fare gibi hayatta kalıyorsun. Soğukluğun muhteşem bir hal alıyor zamanla. Gözlerinin feri solmuş. 

Silüetin de git gide çöküyor. Karamsarlık taşımayan bitkinlikle karışık bir dinginlik beliriyor, dudaklarının kenarında. Üzerindekilerin makul eskimişliği, yürüyüşünün tarafsızlığının sana verdiği güvenle dokunulmaz bir şekilde ilerliyorsun sokaklarda. Yaptıkların öğrenilmiş hareketlerden ibaret artık. Sadece olmazsa olmaz sözcükleri kullanıyorsun artık. Asla, lütfen, teşekkürler, güle güle demiyorsun. Yol tarifi sormuyorsun. Dolaşıyorsun. Yürüyorsun. Tüm anlar eşdeğer, her yer birbirine benziyor. Asla acele etmiyor asla kaybolmuyorsun. Uykulu değilsin. Aç değilsin. Kendini koyveriyorsun, akıntıya bırakıyorsun kendini Champs Elysees’de bir aşağı bir yukarı yürüyen bir kalabalığa birkaç adım önündeki, aniden gri bir sokağa sapan gri sırtlı adama veya bir ışığa ya da ışık yoksunluğuna gürültüye ya da sessizliğe bir duvara, bir grup insana, bir ağaca, biraz suya, bir sundurmaya, bir parmaklığa, afişlere, kaldırım taşlarına, bir yaya geçidine, bir dükkan vitrinine, bir trafik lambasına, bir sokak tabelasına, bir tuhafiyecinin tezgahına, bir merdivenin, basamağına , bir kavşağa takılıp gidiyorsun. 

Yürüyor ya da yürümüyorsun. Uyuyor ya da uyumuyorsun. La Monde alıyor ya da almıyorsun. Yiyor ya da yemiyorsun. Oturuyor, uzanıyor, ayakta kalıyorsun. Karanlık salonlarda süzülüyorsun. Bir sigara yakıyorsun. Sokağı, Seine nehrini geçiyor. Duruyor, tekrar yürüyorsun. 

Tilt oynuyor ya da oynamıyorsun. Kayıtsızlığın ne başlangıcı vardır ne de sonu. Kesin bir durum sarsılmaz bir dinginliktir. Geriye tek kalan temel refleksler. Kırmızı yanarken karşıya geçmezsin. Rüzgarda sönmesin diye kibritini korursun. Kış sabahları daha sıkı giyinirsin. Kazağını, çorabını, külotunu ve atletini haftada bir filan değiştirirsin. Kayıtsızlık dili yok ediyor. İşaretleri birbirine karıştırıyor. Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçim yapmıyorsun. Müsaitsin ama hiçbir şey kılını kıpırdatmıyor. Dinlemeden duyuyor, bakmadan görüyorsun. Tavanındaki çatlaklar, parkenin tahtaları, fayansın deseni, gözünün etrafındaki çizgiler, ağaçlar, su, taşlar, yoldan geçen arabalar, gökyüzünde bulut şeklini alan bulutlar. 

Varlığın artık sonsuz. Her günün sessizlik ve sesten aydınlık ve karanlıktan. Katmanlardan beklentilerden titremelerden oluşuyor. Kayıyor, kendini sürüklenmeye bırakıyor. Daha derine gidiyorsun. Boşluğu arıyor ondan kaçıyorsun. Yürüyor, duruyor, oturuyor, bir masa buluyor. Üzerine yaslanıyor, uzanıyorsun. Robotvari hareketler. Uyanmak, yıkan, tıraş olmak, giyinmek, suyun üzerindeki mantar, akıntıya kapılmak. Kalabalıkları izlemek, takip etmek, yazın o ağır sessizliğinde, kapanmış kepenkler, boş sokaklar, yapışkan asfalt, siyaha çalan, yeşil renkli, kıpırdamayan yapraklar, dükkan vitrinlerinin, sokak lambalarının, soğuk ışıklarındaki kış, kafe kapılarında nefeslerden çıkan buğular, ölen güdük, kara ağaçlar, sürprizden yoksun bir hayat… emniyettesin. Uyuyor yürüyor ve yaşamaya devam ediyorsun.

Dalgın bir bilim adamının laboratuarında bir labirente terk edilmiş bir fare gibi. Hiyerarşi yok. Tercih yok. Kayıtsızlığın çok durgun, durağan. Gri rengin, üzerinde hiçbir  kasvet yaratmadığı gri bir adam.  Duyarsız değil, nötr. Seni kendine çekiyor su, taşın çektiği gibi. Hem karanlık hem de aydınlık  hem sıcak hem de soğuk var olan tek şey yürüyüşün ve bazen dalıp bazen kayan güzelliğe, çirkinliğe, aşinaya, şaşırtıcıya yabancı kalan sadece etrafında, gözlerinde, tavanda, ayakucunda, gökyüzünde, kırık aynanda. Suda, taşta. 

Kalabalıklar arasında, sürekli belirip kaybolan şekil. Ve sışıklara takılan bakışın. Meydanlar caddeler, parklar ve bulvarlar, ağaçlar ve korkuluklar, erkekler ve kadınlar çocuklar ve köpekler, kalabalıklar kuyruklar taşıtlar ve vitrinler, binalar ve cepheleri, sütunlar ve sütun başlıkları, kaldırımlar, oluklar, yağmurda parıldayan kumtaşından gri kaldırımlar, sessizlikler, gürültüler, istasyonlardaki, mağazalardaki, bulvarlardaki kalabalıklar. Tıklım tıklım caddeler, rıhtımlar ağustos ayındaki ıssız Pazar günü sokakları, sabahlar, akşamlar, geceler, şafaklar ve alacakaranlıklar. İşte şimdi dünyanın isimsiz kahramanı tarihin, üzerindeki etkisini yitirdiği yağan yağmuru, gecenin gelişini sezemeyen kişisin. Bildiğin kadar varsın şu hayatta. 

Devam eden hayatın, aldığın nefesin, adımların, gelen, giden insanların, kalabalıkların ve nesnelerin bir araya gelip çözülmesini izliyorsun. Bir tuhafiyecinin penceresinde sürekli gözünün takıldığı ama sonra yoluna devam ettiğin bir perde rayı görüyorsun. Sen bir ağaç bir vitrin, bir fare gibi erişilmezsin. Ama fareler uykuya dalmak için saatler geçirmez. Ama fareler bir hışımla, kan ter içinde kalkmazlar yataklarından. Ama fareler rüya görmez, zaten kendi rüyalarından nasıl korunabilsin ki? Ama fareler tırnaklarını yemez. Hele düzenli olarak tırnaklarının ucu açık bir yaraya dönene kadar, saatlerce, asla tırnağının yarısını koparıyorsun, etine tutunduğu yerden sökerek kaldırıyorsun ölü derileri artık kanayana  parmakların saatlerce en ufak temasta. Hiçbir şeyi tutamayacak, artık dayanamayıp, elini sıcak suya sokacak derecede acıyana kadar ama fareler- en azındanbildiğin kadarıyla- tilt oynamaz. Saatlerce, gecelerce, hararetle, hiddetle, makinelere sarılıyorum. Hırlayarak, çelik topun ani sıçrayışlarına, abartılı bel hareketlerine eşlik ederek, yapışıyorsun makineye. İnsafsızca savaşıyorsun yaylarıyla, ışıklarıyla, şekilleriyle ve kanallarıyla. Yelpazesini indiren, ışıklarıyla göz kırpan kadın resimleri. Bir tiltle mücadele edemezsin. Oynayabilir ya da oynamayabilirsin. 

Diyaloga giremezsin. Asla söyleyemeyeceği şeyleri söyletemezsin ona. Ne kadar yanaşsan da ona yanaşsan da tilt senin hissettiğin arkadaşlığa, aradığın aşka sana acı veren bu ihtirasa, kayıtsız kalır. Sokaklarda dolaşıyor, bir sinemaya giriyorsun. Sokaklarda dolaşıyor, bir kafeye giriyorsun. Sokaklarda dolaşıyor, trenlere bakıyorsun. Sokaklarda dolaşıyor. Daha yeni izlediğin bir filme benzeyen başka bir filmi gördüğün bir sinemaya giriyorsun. Dışarı çıkıyor. Fazla ışıklandırılmış sokaklarda dolaşıyorsun. Odana geri dönüyor, üzerindekileri çıkarıyorsun. Çarşafların arasına giriyor, ışığı söndürüyor, gözlerini kapatıyorsun. İşte çabucak soyunan hayali kadınların etrafında toplanma vakti, daha önce yüz kez okuduğun kitapları, tekrar okuyup bıkma vaktin, gözüne uyku girmeden, bir sağa bir sola dönme vaktin geldi. Gözlerini karanlıkta fal taşı gibi açıp, bir  küllük, bir kibrit kutusu, son bir sigara bulabilmek için döşeğinin bacağını elinle yoklayıp, üzerine yapışan mutsuzluğunu sakince ölçüp biçme vaktin geldi. Gece uyanıyorsun. Sokaklarda geziniyorsun. Gidip bar taburelerine oturuyor ve kapanana kadar saatlerce önünde bir bardak birayla ya da koyu kahveyle ya da bir kadeh kırmızı şarapla orada duruyorsun. Yalnız ve ipsiz sapsızsın. Issız caddelerde yürüyor. Bodur ağaçların, boyası dökülen duvarların, karanlık sundurmaların, yanından geçiyorsun. Les- Batignolles’ün ve Pantin’in sonsuz çirkinliğinde kayboluyorsun…tek görebildiğin, yıllar önce kuruyan Wallace Çeşmesi, viran olmuş kiliseler, bitap düşmüş yarım kalan inşaatlar. Solgun duvarlar, parmaklıkları seni hapseden parklar, kanalizasyon ağızlarında oluşan bataklıklar, fabrikaların devasa kapıları, buharlı lokomotifler, Saint-Lazare garının geçitlerinin altında, beyaz dumanlarını sarıyor. .Barbes Bulvarında ya da Clichy Meydanında sabırsız kalabalıklar, gözlerin cennete doğru çeviriyor. Mutsuzluk üzerine çökmedi. Neredeyse usulca sokuldu sana. 

Titizlikle girdi hayatına, hareketlerine, saatlerine, odana, tavanındaki çatlakları kırık aynanda gördüğün yüzündeki çizgileri, iskambil desteni eline geçirdi. Bir hırsız gibi musluğundan damlayan suya sızdı. Her çeyrekte, Saint-Roch’un çanıyla birlikte yankılanıyor. Tuzak bazen neredeyse seni neşelendiren, kibirlendiren, coşturan o duyguydu. Tek ihtiyacının şehir taşları ve sokakları seni sürükleyen kalabalıklar olduğunu zan ediyordun. Tek ihtiyacının mahalle sinemanızda önden bir koltuk olduğunu, sadece odana, o barınağa, o kafese, ihtiyacın olduğunu sanıyordun. Elli iki kağıdı bir kez daha dağıtıyorsun döşeğinin üzerinde. Güçlerin terk  etti seni. Tuzak: anlaşılmaz olmanın, dış dünyaya, bir şey sunmamanın, her şeyi algılayan ama hafızasında tutmayan yalnızca önüne bakan, iki gözle erişilemez şekilde sürüklenmenin tehlikeli ilizyonu. Bir şey hatırlamayan bir şeyden korkmayan.

Ama çıkış yok. Mucize yok. Gerçekler yok. Seine’in üzerinden sarkıtıyorsun bacaklarını. Ayırıyorsun  asları, elli iki kağıdın içinden. Aynı hareketleri hiçbir yere varmayan aynı yolculukları, kaç kere tekrarladın. Fakirhanenden, budala sabrından, yanlışa mahal vermeden seni her seferinde  en başa döndüren, binbir dolanbaçlı yoldan başka sığınacak yerin kalmadı. Parktan müzeye, kafeden sinemaya, denizin doldurulan kısmından bahçeye, istasyonların bekleme salonları, büyük otellerin lobileri, süpermarketler, kitapçılar, metronun koridorları, ağaçlar, taşlar, su, bulutlar, kum, kiremit, ışık, rüzgar, yağmur, aslolan yalnızlık. Ne yaprsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok. Yaptığın her şey boşu boşuna. Aradığın hiçbir şey gerçek değil. Tek var olan yalnızlık, her karşına çıkışında kendinle yüzleşiyorsun. Konuşmayı kestin ve sadece sessizlik cevap verdi sana. Ama o kelimeleri, boğazına dizilen, o binlerce, milyonlarca kelimeyi, boş lafları, sevinç gözyaşlarını, aşk fısıltılarını, aptalca gülüşmeleri, bir daha nereden bulacaksın. Artık sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama en sessiz sen değil miydin zaten. Canavarlar girdi hayatına, fareler, türdeşlerin, biraderlerin, onlarca, yüzlerce, binlerce canavar. Bilinçaltından gelen işaretlerle, şüphe çeken gidişlerinden, sessizliklerinden, seninkiyle karşılaşınca, başka her yerden çevrilen kurnaz, çekingen, korkak gözlerinden tanıyorsun onları. İğrenç odalarının, tavan arası pencerelerinde gece yarısı olmasına rağmen ışık yanıyor. Ayak sesleri yankılanıyor. Ama yaşı olmayan bu yüzlerin, bu kırılgan ve çelimsiz çehrelerin, bu kambur, gri sırtlıların, sana ne kadar yakın olduğunu hissedebiliyor. Gölgelerini takip ediyor, gölgeleri oluyor, saklandıkları o küçük deliklere gidiyorsun. Sığınakların, mabedlerin, onlarınkilerle aynı. Dezenfektan kokulu mahalle sinemaları, meydanlar, müzeler, kafeler, istasyonlar, metro, seze-meyve halleri, senin gibi parkların banklarında oturup, kumun üzerine, aynı bozuk çemberi bir çizip bir silen umutsuz yığınlar.çöp kutusundaki gazetelerin okurları. Çemberleri aynı seninki gibi beyhude, aynı seninki gibi ağır. 

Metrodaki haritaların önünde senin gibi duraklıyorlar. Senin gibi çöreklerini yiyorlar. Nehrin kenarındaki banklarda, yerinden edilenler, dışlananlar, sürgün yiyenler, yürürken duvarlara sürtünüyor, gözleri önlerine bakıyor ve omuzları düşüyor. Savaşta kaybedenlerin, topu dikenlerin, bezgin hareketleriyle, duvar cephelerine tutunuyorlar. Onları takip ediyor, izliyor, onlardan nefret ediyorsun. Tavan arasındaki canavarlar, kokuşmuş pazar yerlerinde terlikleriyle sürtüne sürtüne yürüyen canavarlar. Ölü balık gözlü canavarlar. Robot gibi yürüyen canavarlar, boş boş konuşan canavarlar, onlarla omuz omuzasın, birlikte yürüyorsun, aralarından kendine bir yol buluyorsun. Uyurgezerler, yaşlılar, berelerini, kulaklarına kadar indiren sağır ve dilsizler, ayyaşlar, boğazlarını temizleyip kasılmalarını, kontrol etmeye yarayan bunaklar, büyük şehirde kaybolan köylüler, dullar, sinsiler, eski topraklar. 

Sana geldiler. Kolundan tuttular seni. Kendi şehrinde kaybolmuş yabancı olduğun için sadece diğer yabancılarla görüşebilirmişsin gibi yalnız olduğun için üzerine gelen diğer yalnızları takip etmeliymişsin gibi.  O hiç konuşmayanlar, kendi kendine konuşanlar, yaşlı kaçıklar, ayyaşlar, sürgün yiyenler. Ceketinin etekleri yapışıyor. Nefeslerini yüzüne veriyorlar. O güzel gülümsemeleriyle, ellerindeki kitapçıklarıyla, bayraklarıyla sana yanaşıyorlar. Büyük davaların zavallı savaşçıları. Arkadaşları için para toplayan hüzünlü şarkıcılar.  Tabak altlığı satan sömürülmiş yetimler. Hayvanları koruyan sıska dullar, sana yaklaşanşar, seni alıkoyanlar, sana pençesini geçirenler, o iyi niyeti gözüne sokanlar, ebedi sorularını hayır işlerini, kendi bildiklerini, yüzüne tüküren herkes. Taşıdıkları pankartlarla, dünyayı kurtaracak olan imanlı insanlar. Soluk benizliler, yakası yıpranmışlar, sana hayatını anlatan hapishanede, tımarhanede, hastanede geçen günlerini anlatan kekemeler, hecelemeyi eski düzene oturtmaya çalışan eski öğretmenler, stratejistler, su falcıları, üfürükçüler, aydınlananlar, takıntılarıyla yaşayan herkes; kaybedenleri yorgun düşenler, barmenlerin dalga geçmek için sonuna kadar doldurduğu, kadehlerini dudaklarına götüremeyen zararsız canavarlar. Marie Brizard’ını kafasına dikerken bile oturaklı gözükmeye çalışan kürklü moruklar. Ve onlardan da beter olanlar kendini beğenmişler.çok bilmişler, benciller, bildiğini sananlar, şişmanlar ve hep genç kalanlar, sütçüler ve süslü püslüler. Sefahat düşkünü alemciler, briyantinli gençler, kokuşmuş zenginler, aptal piç kuruları. Haklılıklarından aldıkları güçle, senden açıklama bekleyen, tanıklık etmeni isteyenler. Geniş aileli, çocukları ve köpekleri de canavar olan canavar aileleri trafik ışıklarında sıkışan binlerce canavar. Kafa şişiren dişi canavarlar. Bıyıklı, yelekli, askılı canavarlar. Berbat anıtların önünde dağılan bir otobüs dolusu canavar. Pazar kıyafetlerini giyen canavarlar, canavar kalabalık. Başıboş dolaşıyorsun ama kalabalık sürüklemiyor. Gece korumuyor artık seni. Hala ileri doğru, yorulmadan, ölümsüz olarak yürüyorsun. Arıyor bekliyorsun, fosilleşmiş şehirde dolaşıyor, yenilenmiş bina cephelerinin, el değmemiş beyaz taşları, put gibi duran çöp tenekeleri, bir zamanlar kapıcıların oturduğu boş koltuklar, hayalet şehirde dolaşıyorsun, bitap düşmüş apartmanların, terk edilmiş iskeleleri sis ve yağmurda sürüklenen köprüler, kokuşmuş çirkin itici şehir. Mutsuz şehşr, mutsuz sokaklardaki , mutsuz ışıklar. Mutsuz müzikhollerdeki, mutsuz palyaçolar, mutsuz sinemaların önündeki mutsuz kuyruklar, mutsuz mağazalardaki mutsuz mobilyalar. Karanlık istasyonlar, kışlalar, ambarlar, Grands Boulevards boyunca sıralanan kasvetli barlar. Gürültülü ya da terk edilmiş şehir solgun ya da isterik şehir. Virane, harap, kirli şehir. Engellerle, demir parmaklıklarla, çitlerle çevrili şehir. Toplu mezarların şehri, kokuşmuş sebze halleri, Paris’in göbeğindeki varoş mahallesi. Polisler ortaya çıktığında, bulvarların dayanılmazlaşan korkunçluğu Haussmann, Magenta ve Charonne. Hücresindeki bir mahkum bir deli gibi. Labirentinden çıkış yolu arayan bir fare gibi. Paris boyunca yürüyorsun. Açlıktan kırılan bir adam gibi. Adresi olmayan bir mektubu ileten bir postacı gibi.
Artık kaçacak yerin kalmadı. Korkuyorsun. Her şeyin durmasını bekliyorsun. Yağmurun, zamanın, trafiğin, hayatın, insanların, dünyanın. Her şeyin çökmesini bekliyorsun, duvarların, kulelerin, zeminin ve tavanın. Erkekler ve kadınların yaşlılar ve çocukların köpeklerin, atların, kuşların, felç geçirip, vebaya yakalanıp, saraya tutulup, yıkılmalarını, mermerin paramparça olmasını, odunun toz haline gelmesini, evlerin çıt çıkarmadan yıkılmasını, tufan gibi yağmurların, tabloların boyasını dökmesini, yüzyıllık gardırapların ahşap bölmelerinden ayrılmasını. Kumaşların paramparça olmasını, gazetelerin mürekkebinin akmasını. Alev alev yanan ateşin merdivenleri kül etmesini sokakların ortadan ikiye ayrılarak kanalizasyonlardan oluşan labirenti ortaya çıkarmasını, sis ve pusun şehri ele geçirmesini bekliyorsun.
Ölmedin, daha bilgili birisi de olmadın. Gözlerin güneşin yakıcı ışınlarına maruz kalmadı. Yeteneksiz, ik yaşlı aktör seni almaya gelmediler. Sana sıkı sıkı sarılıp diğer hepsine diz çöktürmeden birisini yıkamayacakları bir üçlü oluşturmadılar seninle. Merhametli yanardağlar sana dikkat etmedi. Annen yeni elbiselerini katlamadı. Deneyimin gerçekliğiyle milyonuncu kez karşılaşıp ırkının yaratılmamış bilincini dövmeyeceksin ruhunun örsünde. Ne büyüklerinin ne de eski ustaların bir faydası dokunmayacak sana. Yalnızlığın sana bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın sana bir şey öğretmediğinden, başka hiçbir şey öğrenmedin. Yalnızdın ve dünyayla arandaki bütün köprüleri yıkmak istiyordun ama sen öyle önemsiz bir noktayken dünya o kadar uzun bir sözcük ki. Binaların, vitrinlerin, parkların ve rıhtımların önünde kilometrelerce yürümekten başka bir şey yapmadın. Kayıtsızlık beyhude. İnkarın beyhude. Tarafsızlığının bir anlamı yok. Sadece oradan geçtiğini, caddede yürüdüğünü, şehirde turladığını, kalabalıkları takip ettiğini, gölgelerin ve çatlakların oyununa daldığını sanıyorsun.


Ama hiçbir şey olmadı. Ne bir mucize ne de bir patlama. Her geçen gün sabrın giderek tükendi. Zamanın durması gerekiyordu. Ancak kimse zamanla, mücadele edecek cesareti bulamadı. Hile yapmış birkaç zerre, birkaç saniye kazanmış olabilirsin. Ama Saint- Rouch’un çanları Pyramids sokağıyla Saint-Honore sokağının kesiştiği yerde değişen trafik ışıkları. Musluktan tahmin edilebilir şekilde damlaya su. Saatleri, dakikaları, günleri ve mevsimleri hesaplamayı asla bırakmadılar. Uzun süre kendine mabedler kurup yıktın. Düzen ya da eylemsizlik. Sürüklenme ya da uyuma, gece devriyeleri, tarafsız anlar, gölge ve ışığın kaçışı. Kendini kandırmayı kendini uyuşturmayı bir süre daha devam ettirebilirdin.
Ama oyun bitti. Dünya yerinden oynamadı ve sen de değişmedin. Kayıtsızlık kayda değer bir etki yaratmadı sende. Ölü değilsin, deli değilsin. Üzerinde dolaşan bir musibet yok. Seni bekleyen hiçbir bela yok. Tepende uçan kem gözlü bir karga yok. Sabah, öğlen akşam, karaciğerine yumulmak gibi. Hazmı güç bir görev, hiçbir akrabaya verilmedi. Kimse suçlamıyor seni, bir suç da işlemedin zaten. Her şeyi izleyen zaman sana rağmen çözümünü sundu. Cevapları bilen zaman akmaya devam etti. Yine böyle bir gün. Biraz daha geç biraz daha erken. Her şey en baştan başlıyor. Her şey en baştan başlıyor ve devam ediyor.

Hayal gören bir adam gibi konuşmayı kes.

 Bak! Onlara bak. Nehir kenarındaki, rıhtım boyundaki, 

Clichy Meydanının yağmurda ıslanan kaldırımlarındaki binlerce ve binlerce sessiz nöbetçi okyanus hayallerine dalarak deniz serpintisini, setleri aşan dalgaları, deniz kuşlarının tiz çığlıklarını bekliyor. Fani insanlar. Hayır! Dünyanın isimsiz kahramanı değilsin sen. Tarihin, üzerinde hükmünü yitirdiği kişi, yağmurun yağışını artık hissetmeyen, gecenin gelişini göremeyen adam değilsin. Ulaşılmaz, şeffaf, saydam değilsin artık. Korkuyorsun. 

Bekliyorsun.

Clichy Meydanında yağmurun dinmesini

...bekliyorsun



Yorumlar

Popüler Yayınlar